Bir vefat, hatıralar ve bir ders

Telefonum çaldığında sabah tarih 9 Aralık 2017'yi, saat 07:05 sularını gösteriyordu. Annem telefonda buruk bir sesle deden vefat etti dedi. “İnnâ lillâh ve İnnâ ileyhi Râciûn — Şüphesiz ki biz Allah’tan geldik ve ona döneceğiz (Bakara 156)” diyebildim. Beklemediğimiz bir haber değildi zira birinci dünya savaşının hemen ardından yeni bir Türk devletinin kurulduğu dönemde, 1925 yılında dünyaya gözlerini açan dedem, 93 yaşının son deminde bir aydır yoğun bakımda kalıyordu ve son dört ayını kırık bir kalça kemiği nedeniyle yatakta geçirmişti.

Dedem açısından ömrünün önemli bir bölümünü Türk Hava Kuvvetlerinde pilot, sonrasında fikir ve mücadele dünyası içinde pek çok farklı rol üstlenerek geçirdiği için bu dört ayın oldukça zor geçtiğini biliyorum zira bunu sadece fikir yürüterek değil bizzat şahit olarak gördüm. Bu dönemde dedem sürekli olarak bedeninin düşkünlüğüne zihni ve ruhundaki gençlik ile mücadele ederek karşı koydu.

Daha önce sadece yaşayanlar bilir, bir insan vefat ettiğinde yapmanız gereken iş bir ölüm belgesi almaktır. Eğer vefat hastanede gerçekleşti ise bu belgeyi hastaneden size verirler eğer vefat evde gerçekleştiyse bir doktorun muayenesi sonrasında bu belgeyi doktor düzenleyerek size verir. Her iki durumda da vefat eden kişinin nüfus cüzdanının bulunması gerekir. Bu belgenin içinde ölüm sebebi ile birlikte pek çok farklı bilgi de kayıt altına alınır.

Ölüm belgesi düzenlendiği anda bu bilgi cenaze işlemleri için belediyelerin ilgili merkezlerine düşer ve yakınları aranarak işlem başlar. Eğer önceden ayarlanmış bir kabir yoksa belediye size uygun bir kabir tahsis eder. Eğer bir aile kabriniz varsa bunun yasal sahibinin gerekli izni ve ölüm belgeleri ile diğer işlemler başlar.

Öncelikle naaşın olduğu yere, zaman zaman yollarda gördüğümüz yeşil renkli bir cenaze aracı gelir. Tabut naaşın yanına götürülür ve naaş içine yerleştirilir. Gidilecek gasilhane bilgisi ile birlikte, naaş vakit kaybetmeden gasilhane’ye götürülür. Bizim de ilk durağımız Kozlu Mezarlığı içindeki gasilhane oldu.

Hayatımda ilk kez bir gasilhane’ye gittim. Alıştığımız modern şehir yaşamındaki beton ormanlarının aksine, şehirlerde kalan son kurtarılmış yeşil alanlardan birisi. Bu mekanda naaş kabul ve yıkama binası, diğeri ise naaşlar ve geride kalanlar için ikiye ayrılmış bekleme salonlarından müteşekkil, tek katlı iki bina ve önlerinde açık bir avlu mevcut. Beklendiği gibi binaların çevresi pek çok mezar ile dolu.

Kuralları yazılı olmayan bir intizam içinde cenaze araçları geliyor, cenazenize ait tabutu araçtan indirip kabul binasına alıyorsunuz. Ölüm belgesi ile birlikte kayıt yaptırıyorsunuz. Küçük bir kağıda adınız ve bir kaç bilgi yazılarak tabutun üstüne yapıştırılıveriyor. Kocaman bir ömrün sonunda sizi kabre götüren kapanış bileti de diyebiliriz buna. Dört yıkama odasının ikisi hanımlara, ikisi beylere ayrılmış. Düzenli bir sıra içinde tabutlar odalara alınıyor, yıkama işlemi tamamlanıp kefene sarılan bedenler tabutlara konularak bekleme salonuna aktarılıyor.

Bir gasilhanede en çok duyacağınız söz “Allah rızası için bir al atın” oluyor.
Hayır, dilenciler yok! Gelen ve giden tabutların taşınması için her zaman yeterince akrabası olmayabiliyor. Bu durumda herkes bir birinin tabutuna yardımcı oluyor.

Burada her çeşit insanı görmek mümkün. Bir yanda parçalanmış ayakkabılarıyla, dikişleri atmış pantolon giyenler. Diğer yanda son moda takım elbise ile gelenler. Ortak nokta yüzlerdeki hüzün ve üzüntü. Ağlayanlar, arada feryat figan edenler ve ölümü kabullenerek kendi akıbetini düşünenler.

Bir yakınınızın ölmesini beklemeyin. Bir gasilhaneye gidip ölümün bilet gişesine mutlaka göz atın. Nasıl olsa bir gün hayatta veya tabutta mutlaka geçeceğiniz bir durak olacak.

Dedemin yıkanma işlemi bitti, kısa bir süre içeri girip yüzüne baktık. Ebediyete bakan bir tebessüm vardı yüzünde. Sadece yaşayan için anlamlı okuyan için çok anlamlı olmayan bir kaç satır işte…

Sonrasında naaş içine konulan tabut ile birlikte cenaze namazının kılınacağı camiye götürülmek üzere bekleme salonuna alınıyor. Sırası gelen cenazeler ardı ardına sırayla gelen cenaze araçlarına yüklenerek yollanıyorlar; “Allah rızası için bir al atın.”

İnancınız çok farklı olabilir. Hayatı ve yaşama bakışın farklı yönlerini görmek için farklı muhitlerdeki camilerde cenaze namazı kılmak, eğer farklı fikir ve görüşlere tahammülünüz varsa, düşünce dünyanıza değişik fikirler katabilir. Mutlaka ölmeden önce bu deneyimi namaz kılanların veya izleyenlerin saflarında yaşayın.

Dedem 93 yıllık yaşamına öyle çok hikaye, öyle çok dost ve kendine saygı ile hürmet katmıştı ki namazında hatırı sayılır bir kalabalık vardı. Eğer vefatı ile aynı gün değil, ertesi gün defnedilecek olsaydı büyük ihtimalle Eyüp Sultan Camiinin meydanı yetersiz kalacak ve namazı Fatih Camiinde kılmak gerekecekti.

Böyle zamanlar insanların ahirete bakış ve inanç dünyasını görmek için bir fırsat penceresi açıyor. Örneğin dedemin mübarek hayatına hürmet göstermek için, en ön safta cenaze namazını kılmak, ahirete geçişi kolaylaştıracak bir araç gibi algılanabiliyor. Bu öyle bir saplantı ki vefat eden kişinin hayattaki akrabalarına saygıdan bile daha önemli bir amaca dönüşüyor. Allah selametlerini versin…

Cenaze namazını müteakip naaş gerekiyorsa tekrar cenaze aracına bindiriliyor ve kabristanlığa en yakın noktaya kadar götürülüyor. Bu noktadan sonra ise kabre kadar geçen kısa yolculuk başlıyor.

Eyüp Sultan Kabristanlığına hiç gitmediyseniz bunu da yapılacak işler listesine yazın lütfen ve bunu hayatta iken gerçekleştirin zira vefat ettikten sonra seçme şansınız olmayabilir.

Dik bir yamaçta yüzlerce yıllık kadim bir mezarlıktan bahsediyoruz. Günümüze kadar ulaşmayı başaran asırlık mezar taşları ve yerlerinin koruyucusu ve sahibi kim acaba? İnsan düşünmekten kendini alamıyor. Alt yoldan yukarı tırmanmak veya üst yoldan aşağı inmek gerçekten atletik bir gücünüzün olmasını gerektiriyor. Bastığınız topraklarda güç aldığınız taşlar kimi zaman eski bir mezar taşı kimi zaman yeni bir kabrin köşesi oluyor. Zaman zaman kabrin üstüne basmak kaçınılmaz oluyor. Acaba bu kabristanlıkta çıkıp inerken düşüp hayatını kaybeden hiç kimse oldu mu diye düşünmek garip bir durum değil.

Dualar eşliğinde naaş kabre indiriliyor. Genelde kabrin içinde en yakın akrabaları oluyor. Sağ kolu üstünde yüzü kıbleye doğru çevriliyor. Kefenin baş kısmını bağlayan düğüm çözülüyor ve naaşın üstüne bir dizi tahta perde oluşturacak şekilde diziliyor. Daha sonra kabre toprak atma merasimi başlıyor. Bir yandan dualar devam ederken diğer yandan mezar tümüyle dolana ve üstünde bir yükseklik oluşana dek toprak yığılıyor. Bir süre daha dualar devam ettikten sonra süreç sona eriyor ve evinize dönüş yoluna düşüyorsunuz.

Akşam vefat eden kişinin evine belediye tarafından görevlendirilen bir imam gelerek bir süre Kur’an okuyor ve dua ediyor. Ayrıca belediye cenaze işlerinin cenaze evine ücretsiz olarak helva, lahmacun ve ayran götürme gibi bir servisi var.

İnanmak güç ama tüm hayatımız boyunca ödediğimiz vergilerin küçük bir kısmı, öldüğümüz andan sonra otomatik ve mükemmel şekilde işleyen bir cenaze hizmeti olarak, ücretsiz şekilde beride kalan yakınlarımıza geri dönüyor.

Cenaze defnedilip eve geldikten sonra yoğun bir başsağlığı trafiği başlıyor. Sevgili dedemin yaşı ve yaşantısı göz önüne alındığında bu trafiğin çok daha yoğun olduğunu belirtmeliyim.

“Başınız sağ olsun.” — “Dostlar sağ olsun.”
”Mekanı cennet olsun.” — ”Amin cümlemizin.”

İnancım ve imanım gereği dedemin cennetten başka gidecek bir yeri yok, kalan bizler halimizi düşünüyoruz.

Gelen giden çok olunca dayım geçmiş dönemlerin hatıralarını da anlatıyor. Nasıl Osmanlıca yazmayı öğrendiğini, son Osmanlı Hattat’ı Hamit Aytaç’tan aldığı hat derslerini. Cemil Meriç Hoca’ya yaptığı ziyaretleri ve birlikte yaptıkları çalışmaları… Dayım en ince detayına kadar anlatırken, bir ömrün içine bunca şey nasıl sığmış düşünüyorum

“Öğlen ne yediğimi hatırlamıyorum ama 5–6 yaşında şahit olduğum konuşmalar aklımda” diyor dayım. Ben iki satır önce yazdıklarımı bile hatırlamıyorum bazen.

Dedemin ve çocuklarının yaşamlarından bize kalan yüzlerce hatta binlerce hatıra var bizlere. Dinlediğimizde bizim bu gün her biri için zaman harcamaktan imtina edeceğimiz hatıralar.

Ben henüz okula bile başlamadığım dönemlerde dedem beni alır Cağaloğlu’nun ara sokaklarında kurucularından birisi olduğu gazeteye götürürdü. Koridorlarda koşar, yazar ve çizerleri bezdirir, arada patronların odasına dalmaktan çekinmezdim. Kim bilir belki de bir gün bize bakan gençler bizim geçmişe baktığımızda düşündüğümüze benzer şeyler düşünürler.

Yaşam bizim için o denli hızlı akar hale geldi ki nasıl tükendiğinin farkında değiliz. Büyüklerimizin ömürlerine ömür kattıkları hatıraları dinlemek bile elimizdeki akıllı telefonların ekranlarına bakarak veya kamerasını açarak çektiğimiz bir videoya sıkışıp kalıyor. Bu yazıyı bu noktaya kadar okumaya bile sabrımız yok artık.

Hayatın geçiciliği içinde ne kadar kalıcı işe imza atabiliyoruz? Kalan ömrümüzün bilinmezliği içinde, yaşama değer katacak kaç tane kalıcı hatıraya imza atabilecek yetenekleri kazanabileceğiz? Fikir dünyasında kendimize ve çevremize yeni bir pencere açabilecek miyiz? Okuyucularım ile paylaştığım ve yapmanızı tavsiye ettiğim maddelerin hangilerini hatırlıyorsunuz?

Şüphesiz ki mimsiz medeniyetin büyülü araçları, 93 yıllık çınar bir dedenin hatıralarından kalan hüznü üzerinden çok zaman geçmeden silmeyi ve doldurmayı başaracak. İşin doğrusu sadece kendim için bir gün geri dönüp okumak üzere, fazla zaman kaybetmeden, kayda geçsin istedim.

Not: Biz rahmetli dedemi uğurlarken fotoğrafları çeken Murat Sayan ve Faruk Çakır’a teşekkürler.

Kaynağından alıcısına bilgi ulaştıran kişi. Faydalı ve güncel, içerik üreticisi.

Get the Medium app

A button that says 'Download on the App Store', and if clicked it will lead you to the iOS App store
A button that says 'Get it on, Google Play', and if clicked it will lead you to the Google Play store